Aşağıda yer verdiğim Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde yer alan hikâyeyi Şaban Karaköse’nin akademik yazısının yer aldığı semazen.net’te okudum. Ramazan ayında güncel siyasete şıp diye oturduğu için size de aktarayım istedim:

“Ey inatçı! İçinde üç büyük balık bulunan bir göl hikâyesi vardır. Kelile’de okumuşsundur, ama o, kabuktan ibarettir, bu anlatacağımız ise özüdür.

Birkaç balıkçı, o gölün yanından geçerken o balıkları gördüler. Derhal koşup ağ getirmeye gittiler. Balıklar durumu anladılar. İçlerinden akıllı olan yola düştü; o güç, zor aşılır yola koyuldu. Kendi kendine dedi ki: ‘Bunlara istişare etmeyeyim. Türlü türlü fikirlerle kudret ve azmimi zayıflatırlar. Vatan sevgisi (bulundukları göle [partiye –EU] olan muhabbetleri) ruhlarına tesir eder; tembellikleri ve cahillikleri bana da sirayet eder.

Meşveret için iyi ve diri bir kişi lâzım ki görüşüyle seni de diriltsin, fakat nerede öyle bir diri? Ey yolcu! Sefer hususunda yolcuyla istişare et. Vatan sevgisinden dem vurma. Durma, yürü! Asıl vatan oradadır, burada değil canım efendim! Vatan istiyorsan ırmağın o tarafına geç. Bu sahih hadisi eğri ve yanlış okuma! ‘Vatan sevgisi imandandır’ hadisi doğru, ama hocam, önce vatanı iyice tanı!

O akıllı balık kendi kendine dedi ki: ‘Arkadaşlara danışmadan, görüşlerine uymadan denize bir yol bulayım.’

Kendine gel, şimdi danışma zamanı değil; yola düş. Bu (dünya denen) gölden (hakikat denen) denize doğru git. Denizi ara, şu girdabı bırak. O balık, göğsünü ayak yaptı da yola düştü denize ulaştı.

Peşine köpek düşen ceylan, hayatından bir damar bile kalsa koşar ya; işte o balık da onun gibi koşmaktaydı. Ardında tazı varken tavşan uykusuna dalmak büyük bir hatadır.

Derken balıkçılar ağ getirdiler. Yarım akıllı balığın neşesi bozuldu, ağzının tadı kaçtı. Dedi ki: ‘Eyvahlar olsun! Fırsatı kaçırdım. Nasıl oldu da o yol gösteren balığa arkadaş olmadım?’

İkinci balık, belâ vaktinde aklının gölgesinden ayrı düşünce dedi ki: ‘O balık, denize vardı, gamdan azat oldu. Ben öyle bir iyi arkadaştan ayrıldım. Fakat artık onu düşünmeyeyim de kendi kendime bir çare bulayım. Şimdi kendimi ölü gibi göstereyim. Suyun üstüne çıkıp karnımı yukarıya, sırtımı aşağıya verip kendimi salıvereyim. Su, nereye götürürse gideyim. Yüzen kişi gibi değil de, âdeta bir saman çöpü gibi su üstünde sürükleneyim. Kendimi ölüye benzetip suya bırakayım.’

‘Ölmeden evvel ölmek’, azaptan kurtuluştur. Ey yiğit! Ölmeden evvel ölmek, emniyettir. Bize Hz. Mustafa böyle buyurdu, dedi ki: ‘Size ölüm, sınamalarla gelmeden evvel hepiniz ölün.’

Balık, güya öldü, karnını yukarıya çevirdi. Su, onu gâh yukarıya çıkarıyor, gâh aşağıya alıyordu. Balıkçıların her biri, ‘Eyvah! En iyi balık öldü’ dedi. Sonra balıkçının biri onu yakaladı. ‘Tüh, yazıklar olsun, ölmüş!’ deyip fırlatıp toprağa attı. Balık çırpına çırpına gizlice suya fırladı gitti.

Üçüncü balık, ıstıraplar içinde kalakaldı. O ahmak, sıçrayıp kilimini kurtarmak için sağa sola çırpındı durdu. Fakat avcılar ağı attılar. Ağın içinde kaldı; ahmaklık onu ateşe attı. Ateş üstünde, tava içinde ahmaklıkla eş oldu. Ateşin hararetiyle kızıp kaynadıkça, akıl ona, ‘Sana hiç uyarıcı/korkutucu bir zât gelmedi mi?’ diyordu. O da, işkencenin ve belânın içinde kâfirlerin canları gibi, ‘Evet, geldi’ demekteydi. Sonra da, ‘Eğer bu sefer, şu boynumu kıran mihnetten kurtulursam, denizden başka yeri vatan saymam; bir gölde oturmam artık. Uçsuz bucaksız bir su ararım da ebediyen emniyet ve sıhhat içinde ömür sürerim.”

***

Hz. Mevlânâ, hikâyeye başlamadan önce, onun şerhi sayılabilecek içerikte aşağıdaki sözleri kaydetmiştir:

“Akıllı, elinde meşalesi olan kişidir. O, kafilenin kılavuzu ve önderidir. O önder, kendi nûrunu takip eder. O kendinden geçmiş bir hâlde yürüyen kişi, kendisine tabidir. O kendisine inanmıştır. Siz de onun canının kendisinden gıda aldığı o nur âlemince inanın.

Yarım akıllı diğer kişi, akıllıyı kendi gözü bilir. Körün kendisini yedene sarılması gibi ona el atar; böylece onunla görür, çevikleşir ve yücelir.

Bir arpa ağırlığınca bile aklı olmayan eşeğe gelince: Hem aklı yoktur, hem akıllıyı terk eder. Az çok bir yol da bilmez, fakat yine de bir kılavuzun ardına düşmekten sıkılır, arlanıp utanır. Upuzun, uçsuz bucaksız çöllerde bazen ümitsizce topallayarak, bazen koşarak gider durur. Bir kandil yoktur ki önünde tutsun, önünü görsün. Hatta yarım bir ışık bile bulamaz ki ondan bir nûr dilensin. Aklı yoktur ki dirilikten dem vursun, yarım aklı bile yoktur ki kendisini ölü bilsin. O akıllıya karşı tam bir ölü hâle gelsin de kendisini aşağılık yerden dama yüceltsin!

Tam aklın yoksa, sözü diri bir akıllının himayesinde kendini ölü hâle getir. Böyle olmayan adam diri değildir ki İsa’ya arkadaş olsun; ölü değildir ki İsa’nın ölüleri dirilten nefesine mazhar olsun. Kör canı her yana adım atar, sıçrar durur, ama bir türlü kurtulamaz.”


[email protected]

Haberimizi okuduğunuz için teşekkürler…

Okuduğunuz bu metinler sesi kısılan, nefesi kesilen insanların sesine ses, nefesine nefes verme çabası. Bu çaba, karınca kararınca Nemrut'un ateşine karşı "yerimiz belli olsun" çabası. Bu çaba, 'zalim zulmederken sen ne yaptın?' diye sorulduğunda "dik durdum" deme çabası. Bu çabanın devam etmesini isteyen dostlarımız aşağıdaki ürünü alarak destek verebilirler. Desteğiniz için yürekten teşekkürler.

Bu yayınların devam etmesi için verdiğiniz destek için çok teşekkürler...