RedHack’in ele geçirdiği Berat Albayrak’ın mail adresinde, Doğan Medya grubunun sahibi Aydın Doğan’ın katıldığı bir toplantının ses kaydı ve tehdit içerikli bir mektubun metni çıktı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağ kolu durumundaki damadı ve Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın mail adresinde yer alan ses kaydının Serhat Albayrak tarafından gizlice kaydedildiği iddia edildi.

RedHack ses kaydını, soundcloud üzerinden yayınlandı.

RedHack, toplantıdan gizlice alınan ses kaydının yanı sıra Aydın Doğan’a atfen yazılmış bir mektup da yer aldı. Serhat Albayrak’ın yazdığı 6 sayfalık mektupta, Doğan Medya Grubu’na bağlı basın kuruluşlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere hükümet ve yakın kuruluşlara yönelik eleştirel ifadeler üzerinde duruluyor. Mektubun sonunda “Doğan Yayın Grubu’nun hem bize, hem ailemize, hem çalışma arkadaşlarımıza yönelik sürdürdüğü karalama kampanyasını önyargıdan uzak, sakin ve vicdani bir gözle değerlendireceğinizi umut ediyorum” ifadeleri yer alıyor.

İŞTE O MEKTUP:

Sayın Aydın DOĞAN,

 

Öncelikle nazik mesajlarınız için teşekkürlerimizi sunarım… Mektubunuzda yer alan medya savaşlarının kimseye bir değer katmadığı görüşüne katılmamak mümkün değil. Benzer şekilde ‘önyargılardan uzak durup, el birliğiyle medyamızı yükseltme’ yönündeki önerilerinizi de dikkatle okudum, sizinle aynı fikirde olduğumuzu bu noktada iletmek istiyorum.

 

Mektubunuzdan anlaşılan o ki, özellikle Hürriyet Gazetesi’ne yönelen eleştiriler canınızı sıkmış gibi. Ancak siz de takdir edersiniz ki o eleştirileri yapanlar da gazeteciler. Yani fikri olan emekçiler.

 

Gazeteniz Hürriyet, 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde ardı ardına düzenlenen operasyonlar sırasında bilinçaltına mesajlar gönderen manşetlerle çıkmıştı bayi raflarına. 17 Aralık 2013’ün hemen ertesinde Hürriyet Gazetesi “3 BAKAN OĞLU 3 RÜŞVET BOMBASI” manşetini atmış (ek1), hatta aynı manşette bir gün önce Kanal D Ana Haber bülteninde yayınlanan ve rüşvete dair olduğu iddia edilen görüntülere de ayrı parantez açılmıştı. Yine o günkü Hürriyet’in birinci sayfasında, ilginçtir, bakanların oğullarıyla ilgili ‘içeriden alınan’ bilgiler de tek tek deşifre edilmişti. Siz de çok iyi bilirsiniz ki; süregelen bir soruşturmayla ilgili böylesine önemli bilgileri derlemek kamuoyuna açık etmek, hukuku bir yana bırakalım, gazetecilik ilkeleriyle de bağdaşmaz. Dolayısıyla ‘gücüm yettiğince, uluslar arası standartta bağımsız ve objektif yayıncılığa devam etmek kararlılığı içindeyim’ cümleniz bu noktada anlamını yitiriyor…

 

Gazeteniz Hürriyet’in 24 Aralık 2013 tarihli sayısında da benzer şekilde “KAÇABİLİRSEN KAÇ” (ek 2) cümlesi vardı. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, içerik kadar manşetler de önemli. Algılar genelde o cümleler üzerinden yönetiliyor. Bu cümlenin kimin için kullanıldığı da o günkü sayfalarda çok açık.

 

Hürriyet Gazetesi, 25 Aralık 2013 tarihli darbe girişiminin ertesinde de yine bilinçaltı mesajlar gönderdi. Üstelik bu, sadece bizim grubumuzun değil pek çok gazetecinin de yorumuydu. Sürmanşette yer alan “ERDOĞAN: ONLARIN DERDİ BANA GELMEK” haberinin hemen altına kelime oyunu kurularak “3 BABA GİTTİ” (ek 3) başlığı konulmuştu. 25 Aralık 2013 operasyonunun odağında Bilal ERDOĞAN’ın bulunduğu gerçeğinden hareket edersek, gazetenizin bu başlıkla bizzat seçilmiş lider Recep Tayyip ERDOĞAN’ı hedeflediği açıktı. Tüm bunlar gösteriyor ki; ‘karalama kampanyasına’ maruz kaldığını iddia ettiğiniz gazeteniz Hürriyet, yakın tarihin belki de en önemli dönüm noktalarından biri olan o gün, objektif gazetecilik yapmadı. Tavrını milli iradeden yana koymadı. Aksine öfke ve nefret dilini tercih etti. Örnekleri çoğaltmak mümkün, aynı tarihlerdeki Mehmet Yakup YILMAZ, Ahmet Hakan COŞKUN ve Yılmaz ÖZDİL’in yazılarını (ek 4-5-6), hatta eski genel yayın yönetmeniniz Ertuğrul ÖZKÖK’ün 27 Aralık 2013 tarihinde kaleme aldığı “BU İSTİKLAL SAVAŞI DEĞİL İÇ SAVAŞTIR” (ek 7) başlıklı yorumunu okursanız ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayacaksınız. Soruyorum;

 

  • Bu mu objektiflik, bu mu insan haklarına saygı, bu mu toplumun ihtiyacı olan temel değerler, grubunuz o temel değerleri böyle mi savunuyor?

 

Mektubunuzda, yine tecrübelerinize atıfta bulunarak; kimi zaman bazı medya kuruluşlarının iktidarlara yakın durduğundan, kimi kuruluşların da körü körüne iktidar düşmanlığı yaptığından bahsetmişsiniz. Buradaki, yakın durmaktan kastınız eğer, TURKUVAZ Medya Grubu ise o iddianıza da bir yanıtım var.

 

Sizin de dediğiniz gibi biz gazetecilerin ve habercilerin görevi olayları birebir aktarmak, haberleri izleyiciye doğru ve tarafsız bir şekilde verebilmek. Siyaset elbette siyasetçilerin işidir ve öyle de kalmalıdır. Ancak ithamınıza neden olan iktidar yanlısı tavrı yanlış anladığınız inancındayım. Çünkü TURKUVAZ Medya Grubu’nun tarafı iktidar değil, milli iradedir. Biz, milletin seçip iktidara taşıdığı hükümete yönelen iftiraları, millete yönelen iftiralar olarak görmekteyiz. Tavrımız işte bu noktada netleşiyor. Yayın politikalarımızı aslolan millettir ilkesinden taviz vermeden belirliyoruz. Ancak halk, Hükümeti ve Cumhuriyet’in Cumhurbaşkanı’nı seçip, görevi onlara layık gördüyse bize düşen halkın – milletin bu teveccühüne saygı göstermekten ötesi olamaz. Dolayısıyla millet olarak, en büyük şansımız olan demokrasiye de saygımızı bu yolla göstermiş oluyoruz. Biz de eğer yazarlarınızın, karikatüristlerinizin ve tümden yayın grubunuzun yaptığı gibi halkın iktidarına hakaret etmeye, itibar suikastine kalkışacak olursak bu ülke yaşanmaz hale gelebilir.

İthamınız, TURKUVAZ Medya Grubu’nun iktidar yanlısı olmasıydı ve devamında kurumunuzu dışında tutarak, bazı medya gruplarının körü körüne AK Parti ve Recep Tayyip ERDOĞAN düşmanlığına soyunduğundan bahsetmiştiniz. Ancak yakın geçmişteki yayın politikalarınız, grubunuz yazarlarının da körü körüne iktidar düşmanlığına soyunduğunu gösteriyor, maalesef. Eski yazarlarınızdan; Emin ÇÖLAŞAN’ın, Oktay EKŞİ’nin, Can DÜNDAR’ın, Uğur DÜNDAR’ın, Cüneyt ÖZDEMİR’in, Yılmaz ÖZDİL’in, Saygı ÖZTÜRK’ün, Enis BERBEROĞLU’nun, Ahmet Hakan COŞKUN’un, Ertuğrul ÖZKÖK’ün, Mehmet Yakup YILMAZ’ın, Yalçın DOĞAN’ın, Yalçın BAYER’in (liste uzayabilir) yazıları hala arşivlerde saklı. (ek 8-9-10-11-12-13-14-15-16-17-18)

 

28 Şubat’ı da unutmadık, 27 Nisan elektronik muhtırası dönemindeki yayınları da hatırlıyoruz (ek 20-21-22) , 10 Şubat 2008 tarihli “411 EL KAOSA KALKTI” (ek 19) başlığını da… Hazır bu noktada söz, insan haklarından açılmışken Ahmet KAYA’nın linç edilerek ülkeden atılmasına neden olan 20 Temmuz 1999 günlü “VAY ŞEREFSİZ” ve 14 Şubat 1999 tarihli “AYIP ETTİN GÖZÜM” (ek 23-24) manşetlerini de unutmak olmaz.

 

Gezi kalkışması sürecinde Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip ERDOĞAN’ın rahmetli ve muhterem annesine, eşi hanımefendiye, kızlarına küfredenler sizin yayın grubunuz tarafından görmezden gelindiğini de hatırlatmak isterim.

 

Dolayısıyla TURKUVAZ Medya Grubu’nu iktidar yanlısı, başkalarını iktidar düşmanı, kendinizi de tüm bunların dışında tam ortada tarafsız bölgede gösteren ifadelerinize katılmadığımı bilmenizi isterim.

 

Bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum ki bizim temel prensibimiz ‘milli irade’dir… Milletin teveccühüne saygı göstermek temel ilkemizdir ve hep öyle kalacaktır. En yakın günlerden bir örnek daha vermek gerekirse. 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde bu ülkede bir darbe girişimi olduğunu MGK başta olmak üzere devletin en yetkili organları tescil ve ilan etti. Biz de o darbeye karşı tavrımızı koyduk, milletten yana durduk. Ancak ne yazık ki bu demokrasi ve insan hakları mücadelesinde yalnız kaldık. Doğrusu, sizin gibi değerli bir medya grubunun da bu noktada milli iradenin yanında tavır almasını beklerdik, ama siz halkın seçtiği iktidardan yana değil, aileniz fertlerini de dinleyip izleyen karanlık odakların yanında olmayı tercih ettiniz. Bırakın yazarlarınızı bir yana, siz, bir kere dahi olsa 17-25 Aralık darbedir dediniz mi. İnanın bu cümleyi kurduğunuz an, en azından asgari bir müşterekte buluşmamız mümkün olacak.

 

Sayın Aydın Doğan,

 

Mektubunuzda şahsınıza ve ailenize yönelik karalama kampanyalarından da söz etmişsiniz. Kızlarınıza iftiralar atıldığını söylemişsiniz. Bu durumda ithamınıza sizin bir sözünüzü hatırlatarak yanıt vermeyi tercih ediyorum. “Ne yapacaksınız işte, gazeteciler. Yapmayın da diyemem, sansürlemek de istemem. Ağızları torba değil ki büzesiniz” Takdir edersiniz ki basın özgürdür, basın emekçileri de öyle.

 

Şunu iyi bilmenizi isterim ki; bizim işimiz gazetecilik – habercilik. Bizler doğru olduğuna inandığımız haberleri, siyasi ya da hukuki sonuçlarına bakmadan izleyicilerimize – okurlarımıza aktarırız. Gazetecilik onurunu korumak adına bundan böyle de bu prensipten taviz vermeyeceğimizi bir kez daha bu yolla ilan ediyorum. Yayın ilkelerimizde kişilik hakları hep ön plandadır. Siyasilerin eşleri ya da çocukları ile ilgili haberlere özel hassasiyet gösterilmesi de özenle koruduğum korunmasını istediğim bir diğer ilkedir. Aile fertlerinin haberlere, zaruret göstermediği sürece konu edilmesine hep karşı olmuşumdur… Diyebilirsiniz ki biz de ERDOĞAN Ailesi’ne yönelen haberleri zaruretten haber değeri taşıdığından yaptık…

 

Soruyorum size, yayın mecralarınızda neredeyse her gün yayınlanan ve aslı astarı olmayan hakaretler, iftiralar bir zaruretten mi kaynaklanıyor. Hemen her gün medya grubumuzla ilgili çıkan ‘HAVUZ MEDYASI’ ve ‘DAMADIN GAZETESİ’ tanımları sizce ne anlam ifade ediyor.

 

Eğer siz tüm bunlara rağmen yine de TURKUVAZ Medya Grubu’nun kurumunuza karşı bir karalama kampanyasına başladığını iddia ederseniz, o ithamınıza da açık bir dille yanıt verebilirim. Topyekûn bir karalama kampanyasından bahsediyorsanız, lütfen, hararetle savunduğunuz Hürriyet Gazetesi’nin 13 Şubat 2014 günkü sayfalarında bir dolaşın. Biz dolaştık. Gazetenin 6’ncı sayfasında Ahmet Hakan COŞKUN bir yazı kaleme almış. İfadeleri aynen şöyle; “Bir gazete var. Adına ‘havuz gazetesi’ denilen. Sahibi Ahmet ÇALIK idi, adamcağız kaçıp kendini kurtardı. Ahmet ÇALIK gidince gazetenin yeni sahibini belirleme işini hükümetimiz üstlenmiş durumda. Devletten ihale alan müteahhitlerden para toplamalar, kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyen işadamlarımızın milyon dolarları hava uçurmaları falan. Fakat bu girişim tamamlanamamış olacak ki. Gazete tam bir belirsizlik içinde. Finansmanı nasıl sağlanıyor, maaşları kim ödüyor, giderleri nasıl karşılanıyor? Hepsi belirsiz. Ama gazetenin istihdam ettiği bir tetikçi şebelek….” (ek 25)

 

“Tetikçi ve şebelek” sözleri sizce gazeteciliğe yakışıyor mu?

Dahası var, mutlaka okumuşsunuzdur ama hafızayı tazelemek adına lütfen bir kez daha göz atın. Yine o gün yani 13 Şubat 2014’te yine Hürriyet’in 23’ncü sayfasına bir göz atalım. Yazar gazetenizin eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul ÖZKÖK. Yazısının başlığı “ONLARIN ANASI, MİLLETİN ORASI”. Yazıda yer alan ifadeyi gelin birlikte hatırlayalım; “Sabah milletin gazetesi oldu. Künyedeki sahibi belli olmayan gazetenin sahibi demek ki milletmiş. Şimdi o milletin gazetesinin havuzuna su taşıyanlardan biri çıkıp diyor ki; o Sabah’ın sahibi millet var ya, işte o milletin a…….. koyacağız. Adamın niyeti bozuk. Havuzdan mayosuyla çıkıp, bağdaki milleti fena yapacak. Oldu mu şimdi” (ek26)

 

Bu 2 yazı da sizin gazetenizde yayımlandı. Alın teri ile para kazanmış her emekçi arkadaşımın bu yazılardan sonra ürktüğüne tanık oldum ve çok üzüldüm.

Satır aralarını okumaya çalışıyoruz ve naçizane o satır aralarındaki ifadeleri anlayabilecek, alt mesajları kavrayabilecek düzeylerdeyiz. Çalışanlarımızın emekleriyle, saatler – günler – haftalar – aylar – yıllar boyu çalışarak kurdukları o gazetelere yönelen bu ağır hakaretleri ve küfürleri görmezden gelemeyiz. Şimdi soruyorum size;

  • Bu iki yazının aynı güne gelmesi tamamen tesadüf mü?
  • Ayın gün yazılan ‘HAVUZ’ yazıları topyekûn bir karalama kampanyası olmuyor mu?
  • Bu iki yazının yayınlandığını bildiğiniz halde nasıl oluyor da bizi karalama kampanyası başlatmakla itham edebiliyorsunuz?
  • Bu yazılar itibar suikasti değil midir?
  • Hakaret etmek hani doğru değildi, nasıl oluyor da buna izin verebiliyorsunuz?
  • Birine hırsız demek, birine havuz demek, algı yönetimine girişmek nasıl oluyor da sizin tarif ettiğiniz objektif gazetecilik ilkesinin sınırları içerisinde kalabiliyor?
  • İnançlı bir Hacı olduğunuz halde, dinimizce en büyük günahlardan birisi olan iftirayı nasıl oldu da görmezden gelebildiniz?
  • Sizin gibi 36 yıl boyunca medya sektöründe kalan tecrübeli bir ismin buna göz yumuyor olması bizce düşündürücü, sizce de öyle değil mi?

 

Aileye yönelen hakaretler konusuna gelince;

  • Seçilmiş bir liderin çocuklarının yurtdışında okumasını bir tür ‘yolsuzluk zırhına büründürmek’ isteyen sizin gazeteniz değil miydi? (ek27-28-29-30)
  • Recep Tayyip ERDOĞAN’ın kızının ‘dans kursuna katıldığı’ yalanını söyleyen, sonra bunu ‘röportajı yaptığım yer çok gürültülüydü yanlış anlamışım’ diye savunan muhabir sizin çalışanınız değil miydi? (ek31)
  • Gemicik manşetini atan sizin gazeteniz değil miydi? Oradaki hedef seçilmiş lider Recep Tayyip ERDOĞAN’ın oğlu Burak ERDOĞAN değil miydi? (ek32)
  • Recep Tayyip ERDOĞAN’ın diğer oğlu Bilal ERDOĞAN hakkındaki süreçte onun fotoğrafını sürmanşetlerineher gün taşıyan, köşe yazılarına konu eden Doğan Medya Grubu’nun yayın organları değil miydi? (ek33)
  • Son 8 yıldır sizin de bildiğinizi üzere patronajı belli olan kurumumuza hemen her gün ‘DAMADIN GAZETESİ’ adını takan yazarlar, çizerler, yayıncılar, yöneticiler, maaşlarını sizin kurumunuzdan almıyorlar mı?

 

Lütfen unutmayın, TURKUVAZ Medya Grubu’nun tavrı net. Sözünü ettiğiniz ‘tarafsızlık’ geniş çerçevede elbette bizim de prensibimiz. Ancak içinden geçilen dönemi tanımlamak için o 2 ilke tek başına yeterli değil maalesef. Tam da bu yüzden bizler ‘objektiflik’ ilkesinden taviz vermeden milli iradeden yana tavır koyuyoruz. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN ile ailesine galiz hakaretler – iftiralar ardı ardına geliyor. Cumhurbaşkanı’nın oğulları – kızları hatta eşiyle ilgili taraflı yayınlar yapıldı, yapılıyor. Sosyal medya da cabası. Diyeceksiniz ki sosyal medyada yazılanları ben nasıl kontrol edebilirim? Haklısınız… Edemezsiniz… Ama sizin bir yazarınız eğer sosyal medya üzerinden darbe çığırtkanlığı yapıyorsa, milli iradeye küfrediyorsa ve siz o yazara bunu bildiğiniz halde ekranınızı – gazetelerinizi açmaya devam ediyorsanız ortada bir sorun var demektir. Amacımız elbette şahısları savunmak değil. Ancak, siz de takdir edersiniz ki Recep Tayyip ERDOĞAN da tek başına bir şahıs değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı. Milletin seçtiği bir lider. Dolayısıyla ona ve ailesine gazeteniz yazarları aracılığıyla yönelen her türlü iftira ve hakaret bir açıdan devletin seçilmiş iradesini yok etme niyeti taşıyor. Bu çok açık! Ve biliyoruz ki bu hakaretler ve algı yönetimleri sürdükçe, Türkiye’nin yakın tarihte yaşadığı acı dolu darbe günleri geri gelecek. İşte sadece bu nedenle de olsa ailenize yöneldiğini iddia ettiğiniz kampanyalardan şikayetçi olmayın lütfen. Şikayetçi olacaksanız da; mealen “kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma” yüce sözünden hareketle, önce sahibi olduğunuz medyadan şikayetçi olun…

 

Sayın Aydın DOĞAN,

 

Eski Avrupa Parlamentosu milletvekili Ozan CEYHUN’un, A Haber kanalımızda, hakkınızda söylediklerine yanıt vermek istediğinizi, ama telefonda uzun süre bekletildiğinizi tarafınıza söz hakkı verilmediğini söylemişsiniz. Medyaya yansıyan açıklamanızda, mektubunuzda bu süre 1 saat olarak geçiyor. İlginç, hem de çok ilginç. Bizim görevimiz Ozan CEYHUN’u savunmak değil, sözleri kendini bağlar. Ama asıl ilginç olan iddianız. Telefonda Aydın DOĞAN olacak ve tam 1 saat bekletilecek. Bu bir magazin haberi gibi duruyor. Mektubu medyada da yayınlatmış olmanızdan bu sonuca varıyoruz. Üstelik ortada bir muamma var. Sizin 1 saat boyunca telefonda bekletildiğinizden ne sözünü ettiğiniz A Haber Kanalı’nın Genel Müdürü’nün haberi var, ne Genel Yayın Yönetmeni’nin, ne Haber Koordinatörü’nün, ne haber ne de program müdürünün… Kimi aradınız kiminle konuştunuz tam bir belirsizlik içinde.

 

Sözünü ettiğimiz açık mektubunuzda ‘gerçeği söyleyecektim’ yani Ozan Ceyhun’u ‘yalanlayacaktım’ dediğinizi de okuduk. Ancak ‘yalanlayacağınızı söylemek yalanladığınız anlamına gelmiyor’ bunu siz de biliyorsunuz. Dolayısıyla eğer, bu tür bir talebiniz varsa, yani eğer, 36 yıl boyunca bu sektörde medya patronu sıfatıyla gördüğünüz, tanıştığınız Alman Cumhurbaşkanı ve Başbakanlarına duyduğunuz saygının en azından aynısını, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı’na da duyduğunuzu söyleyecekseniz, buyurun biz buradayız.

 

Yok, eğer, “bu benim özgür iradem, aynı saygıyı duymak zorunda değilim” derseniz o da bizim açımızdan kabul edilebilir. Fikrinizdir, saygı duyarız. Ama unutmayalım ki, bir şahıstan değil, bir seçilmişten söz ediyoruz… Demokrasi değerlerini sıkı sıkı savunduğunu söyleyen medya grubunuzun bu konuda da hassas davranacağını düşünüyor, umut ediyoruz…

 

Siz yine de halkın 10 Ağustos 2014 günü yapılan seçimde yüzde 50nin üzerinde oyla seçip Cumhurbaşkanlığı’na getirdiği Recep Tayyip ERDOĞAN’a saygı duyuyorsanız ve duyduğunuz saygının Almanya devletini yönetenlere duyduğunuzdan daha fazla olduğunu savunuyorsanız bundan ülkemiz ve özelde de medyamız adına büyük memnuniyet duyarız…

 

Sayın Aydın DOĞAN,

 

Mektubunuzun son bölümünde; 36 yılı aşan yayıncılık hayatımda sayısız iktidar, sayısız yayıncı gördüm. Bunların çoğunu şimdi kimse hatırlamaz. Medyada rakip gördüklerini veya siyasi güçlerine engel teşkil ettiğine inandıkları kurumları sindirmek için pek çok psikolojik operasyon yapıldığını da hatırlıyorum. Ancak bunlar hep gelip geçici olmuştur.” cümlesine yer vermişsiniz…

 

 

Üzülerek söylüyorum ki burada, özellikle de ‘bunlar hep gelip geçici olmuştur’ sözünüzde ince bir tehdit fark ettim. Çünkü, bugüne dek asıl sindirme politikasını güden, maalesef sizin yayın grubunuz oldu. Son 20 yılda grubunuzun yayın organları, gazeteleriniz, TV’leriniz, özenle seçip sayfalarınızı açtığınız yazarlarınız, kalemlerini sektördeki farklılıkları yaşatmak yerine, rakipsiz kalma yönünde kullandılar. Sizin de belirttiğiniz gibi farklı medya patronları bu sektörde uzun süre kalamadı. Bunun nedenlerinden biri de mektubunuzdaki az önce de vurguladığım “…ancak bunlar hep gelip geçici olmuştur. Tecrübe ile biliyorum ki ‘medya savaşlarının’ mesleğe ve kimseye hiçbir faydası olmamıştı…” cümlesinin içinde gizli.

 

Şunu çok iyi biliyorum ki sizin “gelip geçici oldular” dediğiniz o patronlar iddia ettiğiniz gibi psikolojik savaş başlattıklarından değil, yazarlarınızın keskin bir bıçak gibi kullanmayı tercih ettiği kalemleri tarafından uğradıkları itibar suikastleri sonucu sektörü terk etmek zorunda kaldı.

 

Hedef, her seferinde rakip gördüğünüz medya patronlarıydı. Tüm o savaşa hizmet eden yazıları, yayınları, programları; Hürriyet başta olmak üzere, Milliyet, Posta, Radikal, Vatan Gazeteleri’nin, Tempo Dergisi’nin ya da TV’lerinizden Kanal D ve CNN Türk ile Doğan Medya Grubu internet sitelerinin arşivlerinde görebilirsiniz. (ek34-35-36-37-38-39)

 

Siz de en az benim kadar iyi biliyorsunuz ki, bugüne dek sahibi olduğunuz yayın mecralarında her rakibe, ya ‘DİNCİ’, ya ‘HIRSIZ’, ya ‘YANDAŞ’, ya da ‘TERÖRİST’ gibi isimler – lakaplar takıldı. Bu yolla medyanın sahipleri, toplumda da uluslararası alanda da itibar zedelenmesine maruz kaldı, bunlara maalesef dehşete düşerek şahit olduk.

 

Çoğu medya patronu, itibarlarına yönelen saldırıların sonunda, maalesef, gönüllü olarak ve heyecanla girdikleri sektörden kaçmak zorunda kaldı. Çünkü yıpratıldılar. Çünkü ailelerine kadar uzanan hakaretlere maruz kaldılar. Şurası yadsınamaz bir gerçek ki, tüm o oyunlarda, grubunuz yazarlarının rolü hiç de az değildi. Üstelik siz bir patron olarak bu gelişmeleri hep uzaktan izleyen tarafta oldunuz. Yakın geçmişe kadar rakipsiz kalmayı yani bir anlamda tekelleşmeyi sevindirici gördünüz.

 

Bizler kökü çok geçmişe dayansa da son 8 yıldır medyada var olmaya çalışan bir grubuz. Ve grubunuzun keskin kalemli yazarlarının tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de bizim hakkımızda ‘HAVUZ’, ‘YANDAŞ’, ‘DAMADIN GAZETESİ’ adları takarak yürütmeye çalıştıkları algı operasyonunun farkındayız.

 

Bu arada mektubunuzun son cümlesine katılmamak mümkün değil… Ben de tıpkı sizin gibi düşünüyorum. Doğan Yayın Grubu’nun hem bize, hem ailemize, hem çalışma arkadaşlarımıza yönelik sürdürdüğü karalama kampanyasını önyargıdan uzak, sakin ve vicdani bir gözle değerlendireceğinizi umut ediyorum. Ve ben de tüm kalbimle inanıyorum ki; el birliği ile medya dünyamızda meslek ahlak ve değerlerine saygılı, çatışmadan uzak, hoşgörüye dayanan yeni bir anlayışı inşallah yerleştirebiliriz.

 

Saygılarımla,

Serhat ALBAYRAK