Medyada bazı isimler bildiğini yazmadığı için, çoğu isim de bilmediğini yazdığı için ortalık toz duman görünüyor. Analizin bini bir para ama ortalıkta neler oluyor sorusuna verilebilecek net cevap yok. Bildiğini sakınmandan yazanlar da “algı kompartımanlarına” hapsedildiğinden gerçekler algı kompartımanlarında ölüme terk ediliyor. Böylece ortaya bildiğini yazmayan ama bilmediğini yazan, okuduğunu anlamayan ama anladığını okuyan bir medya curcunası çıkıyor.

Oysa gerçek çok basit bir yerde duruyor: Erdoğan’ın geçen on yıl içinde pislikleri temizlemek için bir elektrikli süpürge gibi kullandığı aparatlar, kurumlar Erdoğan’ın paçasına yapışan pisliği de vakumlamaya çalıştığı için Başbakan şimdi o aparatı kırmaya çalışıyor. Kamuoyu algısını yönetmek için de medya operasyonları yapıyor. MİT krizi ve sonrasındaki medya operasyonları da bununla ilgili, Uludere sonrasındaki medya operasyonları da…

Sorun, yüzünüze gülen insanların gerçekte sırıtıp sırıtmadığını anlayamama sorunudur. Sorun, mert diye bildiğiniz siyasetçilerin içten pazarlıklı işler yapıp yapmadığından emin olamama sorunudur. Sorun, samimiyet sorunudur.

Bu iktidara destek vermiş bizler açısından sorun, geçen on yıllık süre içinde değişen, gelişen, büyüyen ve şişen insanlara yönelik algılarımızı yenilememe sorunudur. Sorun, belki de değişen insanlara yönelik pozitif algılarımızı deştirmek istememe sorunudur. Sorun, geriye çekilip başımızı iki el arasına alıp bu adamlar dün neydi bu gün ne, sorusunu sormak istememe sorunudur. Sorun, “bizim oğlan yanlış yapmaz” sorunudur. Sorun, bu gerçekle yüzleşmek istemememizden kaynaklanıyor. Sorun, kafamızda kurduğumuz “alternatifsizlik” korkusunun dışına çıkamamaktır.

Oysa durum net: Bizim oğlan yanlış yapıyor, yanlış yürüyor, yanlış düşünüyor, yanlış konuşuyor.

Dün yan bakılıyordu bugün şaşı bakıyor. Dün mala mülke tenezzül etmiyor, burun kıvırıyordu bugün kendi mahallesinden korkuyor onlara burun kıvırıyor. Dün sabır küpüydü, bugün kibir küpü.

Erdoğan yanlış yapıyorsa, içeride konuştuklarıyla dışarıda konuştukları arasında yüz seksen derece fark varsa bu ikircikli tutumu nereye kadar taşıyacağız. Buna karar vermemiz gerekiyor. Örneklerle anlatayım…

• Erdoğan’ın “Ben olsam Öcalan’ın asardım” dediği 9 Haziran 2011 haftası da görevlendirdiği MİT heyetinin Öcalan’ın ev hapsine çıkışı üzerine anlaştıkları hafta. Kamuoyuna Öcalan’ı asarım diyen de Erdoğan, Öcalan’ı ev hapsine çıkarma konusunda heyet görevlendiren de Erdoğan. Sorun hangi Erdoğan’a inanacağımız sorunudur?

• Ahmet Şık ve Nedim Şener’in de gözaltına alındığı OdaTv operasyonunda polise “durmayın devam edin” diyen de Erdoğan, kamuoyuna “bu yanlış oldu” mesajları gönderen de.

• İlker Başbuğ’un gözaltına alındığında güvenlik birimlerine “delil varsa alın” diyen de (daha fazlası da var da ben bu kadarını söyleyeyim) Erdoğan, kamuoyuna “tutuksuz yargılanmalı, Başbuğ’un alınması yanlış olmuştur” diye de Erdoğan.

• 28 Şubat sürecinde seçim meydanlarında “sonuna kadar gidilecek” diyen de Erdoğan, “bu dalgalar ülkeyi boğuyor” diyen de…

• 28 Nisan’da muhtıraya posta koyan da Erdoğan, Yaşar Büyükanıt’ı koruyup kollayan da Erdoğan.

• İşine gelince CMK 250’yi yapan da Erdoğan, işine gelmeyince kaldırmak isteyen de…

• İşine gelince Ergenekon’la savaşanda de Erdoğan, onlarla barışan da Erdoğan.

• İşine gelince KCK’ya operasyon sinyali verende Erdoğan, KCK sanıklarını dışarı çıkarmak isteyen de…

Sorun bu zıtlıklar arasında kaybolup Erdoğan’ı tanıyamama sorunudur. Sorun, Erdoğan’dan bir Demirel çıkacağına inanmak istemememizden kaynaklanıyor.

Erdoğan ve AKP geçen on yıl içinde demokratikleşme adına ne kadar adım attıysa öncelikle Erdoğan ve AKP’nin işine yaradığı için attı. Bundan elbette demokrasiyi savunan tüm toplum kesimleri yararlandı. Bunun için de AKP’ye yükselen oranda destek verip müteşekkir olduğunu gösterdi toplum.

AKP’nin menfaatine olmayacak, ama demokrasi için gerekli hiçbir adımı atmadı Erdoğan. İleri demokratikleşme hamleleri AKP’nin aleyhine olabilecek birtakım sonuçlar doğurmaya başladığı zaman AKP demokratikleşme sürecini durdurdu. Örneğin, AKP, AB sürecini askerî reformlara denge olarak gördüğü için yaptı. Bu dengeye ihtiyaç kalmayınca da AB reformları durdu.

Şimdi de CMK 250 yapılıyor çünkü Özel Yetkili Savcıların AKP’nin istemediği alanları soruşturması istenmiyor. İhaleler, yolsuzluklar vs. incelensin istenmiyor. Bir Allah’ın kulu Elazığ’da neler oluyor diye bir sorsun bakalım, görelim.

Şimdiye kadar AKP’nin kendisi için yapmış olduğu reformlar demokrasiyi ileri götürdüğü için bu iki dilli siyasete ses çıkarmayanlar şimdilerde demokrasiye değil ama sadece AKP’nin menfaatine olan birtakım düzenleme ve değişikliğe itiraz ediyor. Eğri oturup doğru konuşalım. Durum bundan ibaret.

Sanırım AKP yöneticileri de “Kasımpaşalı Erdoğan” imajını ısrarla korumaya çalışıyor. Eskiden o imaj çok şey anlatırdı şimdi o imaj altında çok şey örtülüyor. Sorun gerçek Kasımpaşalı ile imaj Kasımpaşalının birbirine karıştırılmasından kaynaklanıyor. Bu karışıklık o kadar ileri boyutta ki sanırım bazen Erdoğan’ın kendisi bile karıştırıyor hangisi gerçek Erdoğan diye.


Artık her zaman eğriye eğri doğruya doğru diyen bir Erdoğan yok. Adamları Öcalan’la ev hapsine çıkma konusunda anlaşma sağladığı hafta “ben olsam Öcalan’ı asardım” diyen Erdoğan var. Bu iki Erdoğan arasındaki fark netleştikçe kriz de yatışacak. Kısaca sorun iki dilli, ikiyüzlü siyaset anlayışında.
  “Özal gibi geldiler Demirel gibi oldular”  deme zamani. Durum bu…


[email protected]

Haberimizi okuduğunuz için teşekkürler…

Okuduğunuz bu metinler sesi kısılan, nefesi kesilen insanların sesine ses, nefesine nefes verme çabası. Bu çaba, karınca kararınca Nemrut'un ateşine karşı "yerimiz belli olsun" çabası. Bu çaba, 'zalim zulmederken sen ne yaptın?' diye sorulduğunda "dik durdum" deme çabası. Bu çabanın devam etmesini isteyen dostlarımız aşağıdaki ürünü alarak destek verebilirler. Desteğiniz için yürekten teşekkürler.

Bu yayınların devam etmesi için verdiğiniz destek için çok teşekkürler...