CENGİZ ÇANDAR’IN KALEMİNDEN
Mart ayından bu yana, yani Radikal gazetesinin 40 yıllık mesleğime nokta koymaya yol açan kapanışından bu yana, Türk kamuoyuna dönük hiçbir yazı yazmadım. Ekran ambargosu ise zaten birkaç yıldır sürdüğü için, şayet merak edenler olduysa, ülkemizdeki gelişmeler konusunda görüşlerimi de paylaşamadım.
Yazıyla, konuşmayla Türkiye’de herhangi bir şeyi etkilemenin mümkün olmadığı kanısını taşıdığım bir dönemdeyiz. Bu nedenle, bu yazıyı bir umut besleyerek, bir konuda sonuç alabilmek düşüncesiyle yazmıyorum. Dayanılmaz bir vicdan borcu gereği yazıyorum. Nazlı Ilıcak ve Şahin Alpay, benden hiç değilse, bir yazı beklerlerdi hissine kapıldığım için yazıyorum.
Onlar ve diğer birçok arkadaş… Bülent Mumay’la başlasak, Nuriye Akman’la devam etsek, Hilmi Yavuz, Ali Bulaç , İhsan Dağı , son nefesine yaklaşırken olağanüstü bir ruh güzelliğini ortaya koyarak, helallik isteyen Cemal Uşak ve isimlerini saymaya kalksam bu yazının sınırlarını aşacak sayıdaki nice insan, yazabilir durumda olduğuma göre, benden bir-iki söz beklerlerdi diye düşündüm.
Kolay değil, ortalığı sırtlanların, çakalların, yılanların, insan suretine girmiş bir sürü haşeratın kapladığı, muhbirliğin, tetikçiliğin, kişilere karşı linç kampanyalarının azgınlaştığı bir ortamda, tüm kariyerlerine hakaret niteliğinde bir adaletsizlik, haksızlık ve zulümle karşılaşan insanlar, benden, hiç değilse, bir-iki satır karalamamı beklerlerdi.
Gerçi, birkaç gündür akıl almaz bir kişilik katlinin ve linçinin bizzat hedefi halindeyim; yani bir bakıma onlardan pek bir farkım yok ama parmaklarım bilgisayarın tuşlarına değebiliyor.
Bari, o nedenle, Türkiye’nin giderek kararan faşizan ortamında, fikrî namuslarıyla, inançlarıyla, bugüne kadar ortaya koydukları duruşla apak ve şeffaf insanlara vicdanî borcumu karınca kararınca ödemeye çalışayım.
En başta, her ikisi de 70 yaşının üzerine çıkmış, günümüz cücelerinin bulundukları çukurun alçaklığından ötürü göremeyecekleri yükseklikte bulunan dev özelliklere sahip iki insana…
Nazlı Ilıcak ve Şahin Alpay’ın şahsında, haksız ve adaletsiz tutuklamalar, gözaltılar, işkenceler ve iftiralara ve zulme her kim maruz kalıyorsa, bu yazıyı kendileri için de yazılmış kabul etsinler lütfen.
Önce Nazlı Ilıcak…
Nazlı Ilıcak’ın gözaltına alınmasına, örneğin Merve Kavakçı’nın söyleyeceği bir söz yok mudur?
“Görüşlerine katılmayabilirsiniz” sözcükleriyle “güvenlik kodu” kullanma gereği duymadan, kestirmeden söyleyeyim; Nazlı Ilıcak, Türkiye’nin “mertlik simgesi”dir. Doğru bildiği neyse, kendisine ne derler hesabına hiç girmeden, hiç kulak asmadan, sonuna kadar ve cesaretle arkasında durmuştur.
Bir görüşün ya da hatta bir kişinin doğruluğuna inandığı andan itibaren, gözlerini ileri diker, kulaklarını tıkar ve dimdik biçimde yürüyüşe geçer Nazlı.
Mertlik, şayet bir kavram olmaktan çıkarılıp, ete kemiğe büründürülürse, Nazlı Ilıcak adını taşır.
Nazlı’nın bu özelliğini herkesten fazla bilebilecek iki kişi varsa, o iki kişi Türkiye’nin son iki cumhurbaşkanıdır. Herkesin etraflarından uzaklaştığı hatta kaçıştığı, başörtülü eşlerini görmeye tahammül edemediği bir dönemde, hapisten henüz çıkmış Tayyip Erdoğan’a, eşine ve Abdullah Gül ve eşine evinin kapılarını sonuna kadar açmış ve onları “başka dünyalar”ın insanlarıyla kaynaştırmak ve sahip oldukları kimlikle kabul edilmeleri için inatla çabalamış durmuştur Nazlı Ilıcak.
O günlerin tanığıyım.
“Terör örgütü” ile –hangi terör örgütü olursa olsun- dünyada hiçbir ilişkisi olmayacak kişilerin başında Nazlı Ilıcak’ın geldiğini bilmez mi, Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül?
Nazlı Ilıcak’ın gözaltında ne işi olabilir?
Diyeceksiniz ki, başyaverinin kim olduğunu bilmeyecek kadar istihbarat zaafı olan, yazılan çizilenlere inanmaya kalkarsak, “darbeyi eniştesinden öğrenmiş” olan bir cumhurbaşkanı, Nazlı Ilıcak’ın da ne olup olmadığını bilmeyebilir.
Hayır, işte onu bilir. Gayet iyi bilir. Çünkü, başörtüsüne özgürlük için Nazlı Ilıcak’tan daha mertçe hiç kimsenin mücadele etmediğini bildiği için bilir. Çünkü, o mücadele herkesin gözü önünde verilmiştir.
Koca bir parti grubu ne yapacağını bilmezken, TBMM çatısı altında Merve Kavakçı’ya kol kanat gerenin Nazlı Ilıcak olduğunu unutmuş olabilir mi?
Aklıma gelmişken… Nazlı Ilıcak’ın gözaltına alınmasına, örneğin Merve Kavakçı’nın söyleyeceği bir söz yok mudur?
Cumhurbaşkanı sıfatı taşımış olan Abdullah Gül’ün yok mudur? Az mı ekmeğini paylaştılar Tayyip Erdoğan ile ve eşleriyle birlikte Nazlı Ilıcak’ın; hiç mi kahvesinin hatırı yok?
Türk basınının tüm erkeklerindeki “maço kültürü”nde yüceltildiği anlamdaki “erkeklik”, Nazlı Ilıcak’ın “erkekliği”ne erişemez!
Nazlı Ilıcak, bugün gözaltındaysa, başta bu ülkenin yöneticilerinin önemli bir bölümü, Türkiye’de birçok insanın “utanma duygusu” da gözaltında demektir.
Nazlı Ilıcak’ın gözaltına alınması, zulümdür





