İlkokulda okuduğumuz kitaplardan aklımda boğa ile kurbağanın hikayesi kalmış. Boğa gibi iri olmaya çalışan bir kurbağa kendini şişirip şişirip sonunda patlıyordu. O hikaye bir bakıma AKP’nin dış politikasının da özetidir.

Bir yanda 2003’teki Irak tezkeresi oylaması ile başlayıp, ‘one minute’ çıkışı ve Arap Baharı ile taçlandırılan Orta Doğu sokağındaki sempati, bir yanda 2005’te başlayan AB müzakere süreci, buna bağlı reformlar ve ekonomik sıçramanın getirdiği Batı’da kabul ve övgüler AKP elitlerinin başını döndürdü.

İki cenahtan esen rüzgârlarla ülkenin yelkenlerini şişirip sessizce ilerlemek yerine siyasal İslamcı altyapılarının da etkisiyle potansiyelimizin çok ötesinde maceralara kalkıştılar ve sonunda kurbağa hikayesinde olduğu gibi patladık.

Ancak Sezar’ın hakkı Sezar’a. Türkiye’nin bölgenin yıldızı gösterildiği dönemde bunu kullanarak seçmenden destek almayı başaran AKP, işlerin tersine döndüğü dönemde ise mağduriyet temelli hamasetle seçmeni ikna etmeyi yine başardı.

İşler yolunda giderken ‘pro-aktif dış politika’ izliyoruz diyen hükümet, Arap Baharı’nın ortaya çıkardığı Libya, Mısır ve Suriye gerçekleri karşısında çaresiz ve yalnız kalınca bu kez ‘değer odaklı dış politika’ izliyoruz diyerek seçmenden destek istedi. Hatta Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İbrahim Kalın bu işin adını ‘değerli yalnızlık’ olarak koydu.

ABD ve AB’nin bile çıkarlarını korumak için bölgedeki gerçeklere anında adapte olduğu bir dönemde iktidar seçim meydanlarında ‘Ey İsrail’, ‘Ey Sisi’, ‘Ey Esed’, ‘Ey Putin’ haykırışları eşliğinde ‘değerli yalnızlık’ satarak oy ‘üttü’.

Ancak sandığa endekslenen hamasî dış politikanın bir gün duvara toslaması kaçınılmazdı ve o da gerçekleşti. Ekonomik ve siyasi maliyet o kadar büyüdü ki, artık kendi tabanlarından dahi tepki çeken ‘u’ dönüşleri başladı.

O ballandırarak anlattıkları ‘değerli yalnızlık’ birden bire başkalaşıp, ‘dostların sayısını artırıp düşmanların sayısını azaltma’ siyasetine dönüşüverdi. Artık meydanlarda bunu satıyorlar.

Peki, ne oldu o değerlere?

Eski tabirle, takke düşünce kel göründü. İktidarın değer dediği şey oydan ibaretti. Son dönemde bütün seçimlerde oy için ‘ey’ diye haykıranlar şimdi yine oy için aynı ülkelere ‘eyvallah’ diyor. Çünkü bilhassa ekonomik maliyet seçmenin hayatını doğrudan etkileyip homurdanmasına yol açıyor. AKP ve özellikle de bütün meşruiyetini sandığa dayandıran Erdoğan için bundan büyük bir tehdit olamaz.

Erdoğan’ı dün “O özür dilesin!” dediği Putin’e özür mektubu göndermeye zorlayan Rus yaptırımları nedeniyle ihracatta yaşanan düşüş, turistlerin bıçak gibi kesilmesi ve esnafın söylenmeye başlamasıdır. O nedenle havuz medyasında ‘Rus turistler geliyor’ bayramı ilan ediliyor.

Hafta sonu basına yansıyan açıklamasında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Mısırlı meslektaşıyla görüşmeye hazır olduğunu söyledikten sonra “Biz hiçbir zaman Mısır’la ekonomik ilişkilerimizi azaltmak ya da kesmek için bir tavır almadık.” diye ekliyor.

Bütün bu ‘u’ dönüşlerinin ülkeye getirileri yok mu? Elbette var. Türkiye’ye çöken dış politikasını ayağa kaldırma, ilişkilerini eski rayına oturtma, yalnızlıktan kurtulma imkanı veriyor. Bunun bir bedeli var mı? Ülkelerin bu durumu fırsata çevirip Türkiye’den bir şeyler koparmaya çalışmamasını beklemek saflık olur.

Peki, bu AKP/Erdoğan’ın umurunda olur mu? Sanmıyorum. Çünkü bana göre Erdoğan kendi özel gündemine hizmet ettiği sürece bu tür tavizleri umursamayacaktır. Düne kadar demediğini bırakmadığı Putin ve Sisi’nin kapısını çalması başka türlü izah edilemez.

Eğer iktidarda kalmaktan başka bir seçeneğiniz yoksa tek değeriniz oy olur. 3 milyon Suriyeliye vatandaşlık verme meselesi de özünde bundan ibarettir.