Nokta Dergisi Türkiey’nin en gizlemli medya dolandırıcılığı hikayesini yazdı. Aslında birçok gazetecinin bildiği, aralarında alay ettiği MİLLİ DAMAR hikayesi hem bir yandan kendin büyük analiz olarak satan gazetecilerin ne kadar saftirik adamlar olduğunu gösteriyor, hem de nasıl bir dolandırıcılık ile karşı karşıya kaldığımız.

İşte bir nefeste okuyacağınız o gizemli hikayenin kendisi ve aktörleri:

Anti-cemaatçiliğin en yüksek kurdan bozdurulduğu bugünlerde yıldızı parıl parıl parlaması gerekirdi ama işler, hiç de istediği gibi gitmiyor Tamer Korkmaz’ın. Sadece o değil, aynı rüzgara tutulmuş Alper Tan, Celal Kazdağlı gibi Kanal A etrafında öbekleşmiş medya mensupları da, kazananlar kuşağının büyük kaybedeni olma yolunda hızla ilerliyor. Bu meslektaşlarımızı yoğun tesiri altına alan yalan rüzgarının hikayesi, Özal ile başlıyor. Sözümüz ona, merhum Turgut Özal devletin derinliklerine bir tohum yerleştirmiş. O tohumun filizlenip serpilmesiyle devlette büyük bir dönüşüm gerçekleşecekmiş. Tohumdan kasıt da bir adam.

Adı Celal Ayhan… 60 yaşlarında, yurdum insanı tipli bir amca. Bu sıradan görünüşü de, gizemli imajının en büyük destekçisi. Polat Alemdar karakterinin tüm karizmasını, hiç bir şey yapmamasına borçlu olduğu bir ülkede olağan bir durum. Celal amcanın görünüşü sıradan ama iddiası öyle böyle değil. Google aramalarında hakkında sadece bir kaç nikah şahitliğiyle sınırlı bilgi bulabileceğiniz Ayhan’ın çevresine anlattıklarını Turşucu Kazım Efendi duysa “Atma Ziyaaaaa!” diye müdahale eder. Ama yukarıda ismini saydığımız gazeteciler ve daha kimler kimler, ağzı açık dinliyor, iman ediyor ve ne dediyse yapıyorlar yıllardır. Türkiye’nin geleceğini renkli bir oyun hamuruna tek elle şekil verir gibi şekillendirdiğine inandırıyor çevresini Celal amca. O aynı zamanda uluslararası ölçekte siyasi ve stratejik oyun kurucu. Atlıyor uçağa, Putin’e gidiyor, atlıyor Mursi’yle görüşüyor. Türkiye’yi ilgilendiren önemli konuları müzakere ediyor. Suudi Arabistan’a gidiyor. İslam Alemine yaptığı büyük hizmetlerden dolayı Üstün Hizmet Nişanı ile geri dönüyor.

Tüm bu bilgileri çevresindeki kerli ferli adamlardan duyabilirsiniz. Hareketine verdiği bir isim de var: Mili Damar.

Milli Damar devlet içinde örgütlenmeye çalışıyor. Amaç yeni Ankara’yı kurmak. Onun da amacı Yeni Türkiye. Tayyip Erdoğan dahi bu kavramı ondan öğrendi. Aslında iyi olan ne varsa kendisine mal ediyor, tabii hepsi olup, hayata geçtikten sonra. Tabii tüm bu yüklemlerin sonuna bir –mış eki yapıştırmalı. Dedik ya. Adam büyük rüzgar. Milli Damar’ın büyüsüne sadece üç-beş gazeteci kapılmış değil. Aralarında büyük bir inşaat firmasının sahibinin de olduğu işadamları ve ganimetten pay kapmak isteyen bürokratlar da mevcut. Yasin Aktay’ın da bir dönem başkanlığını yaptığı Stratejik Düşünce Enstitüsü bu yapılanmanın amiral gemisi diyebiliriz. Her neyse. Bu pembe günler çabuk bitti.

Sabah Gazetesi’nin İstihbarat’tan haberler şefi, bu ekip hakkındaki fermanı yayımladı, 25 Haziran 2015 tarihli yazısında. Devlet Cemaati boğmaya çalışırken Milli Damarcıların boşluğu doldurmaya çalıştıklarını, bu gayretlerinin gözlerinden kaçmadığını ve ilk fırsatta onları sinek gibi ezeceklerini yazdı istihbarat güncesi. Bu yazı Celal Ayhan’ın çevresi tarafından görmemezlikten gelindi. “Paralel”in bir oyunu diye hayra yoruldu ama olmadı. En tepeden, o şahsın bir numarasının olmadığı, daha doğrusu numaracı olduğu bildirildi müritlere. İşadamı, müteahhit olanlar “bizim bir reisimiz var, ikinciye zaten lüzum yoktu” diyerek durumu az hasarla atlattı. Diğerleri ise büyük payeler, yüksek makamlar hayal ederken “ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şarkısıyla ağlaşıyor. İşte onların çoğu gazeteci.

10 YAYIN YÖNETMENİNİN ATLADIĞI HABER

“Embedded Journalism” kavramına gazeteciler aşina. İliştirilmiş gazetecilik Türkçesi… Savaşlarda ve sıcak çatışmalarda askerlerin yanında, güven içinde hareket eden, onlarla dolaşan gazeteciler bu şekilde tanımlanıyor. Günümüzde ‘iliştirilmiş gazetecilik’ sıcak çatışma alanlarından çıktı. Özellikle Türkiye’de bir partiye ya da bir lidere iliştirilmiş gazeteciler var. “Kabin Ekibi Gazetecileri” dediğimiz gazeteciler bu sınıftan.

Cumhurbaşkanlığı uçaklarına sadece onlar binebiliyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan, önceki hafta Şili-Paraguay-Ekvator’u kapsayan bir Latin Amerika gezisi yaptı. Gezide 10’nu Genel Yayın Yönetmeni olmak üzere 15 gazeteci Erdoğan’a eşlik etti. Erdoğan’ın konuşmalarını, açıklamalarını, temaslarını aktardılar. Herşey normal görünüyordu. Ancak bu üst düzey 15 gazetecinin tamamının çok büyük bir haberi, gazetecilik tabiriyle “uzun atladığını” Latin Amerika gezisi bittikten sonra öğrendik. Meğer Erdoğan, Ekvador Meclis’inde konuşurken protesto gösterisi olmuş, Erdoğan’ın korumaları göstericileri tartaklamış, bir Ekvador milletvekilini feci biçimde dövmüşler. Korumaların pasaportlarına polis el koymuş, hatta Türkiye’ye nota verilmesine neden olacak derecede bir kriz patlamış. Gazetecilik açısından sıcak, ilginç, çekici, yeni, süper bir haber… Lakin dayak dahil tüm gelişmeler, 10’u Genel Yayın Yönetmeni 15 üst düzey gazetecinin gözü önünde olmasına rağmen hiçbiri tek satır yazmadı bu olayı. ‘İliştirilmiş gazeteciliğin’ en tehlikeli yanına ait tarihi bir örnekle karşı karşıyayız. O gazeteciler elbetteki bütün yaşananları gördüler. Hatta Şili ve Paraguay’da da protestolar olmuştu. Bunları da yazmadılar.

NOKTA, Ekvadorlu gazetecilerin yayınladıkları videoları Türkiye’de yayınlayınca konu patlak verdi. Aynı zamanda iliştirilmiş Türk gazetecilerin de meslek adına utanç verici halleri ortaya çıkmış oldu. 2. Dünya Savaşını takip eden ‘iliştirilmiş gazeteci’lerden Charles Lynch, şöyle bir itirafta bulunmuş yıllar sonra: “Hükümetin propaganda kolu olmuştuk. Başlangıçta hükümetin sensorları bizi yönlendiriyordu. Kısa süre sonra biz kendimiz sensora dönüşmüştük. Hepimiz birer tribün amigosuyduk artık.” Erdoğan’ın uçağında bulunan gazetecilerin durumlarının farklı olduğunu söylemek imkansız. Üstelik dahası var. Washington Post köşe yazarı David Ignatius, Irak ve Afganistan savaşlarında iliştirilmiş gazeteci olarak yaşadıklarını anlatırken şöyle demiş: ‘’Politik ve kültürel tartışmalarda bile gazeteciler bindikleri karavandan görünen kısmı aktarıyor sadece. Sürekli olarak bir politikacının, bir partinin ya da bir sosyal grubun karavanında bulunmanın, savaşta bir tarafın tankında bulunmaktan farkı yok.” Ignatius’un yorumundaki “karavan” kelimesini alıp yerine “uçak” kelimesini koyun sadece. Sosyal medyanın küreselliği düşünüldüğünde, 15 gazeteci yazmayıp gizlese de böylesi bir skandal gizli kalmayacaktı. Bu kez deşifre etmek NOKTA’ya nasip oldu.

Aslında gizlemenin korunmak istenen siyasiye de faydası yok. Cemal Tunçdemir, iliştirilmiş gazeteciliği ele aldığı makalesinde kaçınılmaz sonu şöyle özetliyor: “Bir devlet yönetimi için en büyük yanılgı, oluşturduğu paralel gazetecilik ile akıbetine hükmedebileceğini sanmasıdır. İliştirilmiş gazetecilikle sadece toplumun değil, kendi gözlerini de bağladığını farkettiğinde genelde artık çok geçtir. Vizyoner ve bilge bir yönetim ise, kendisinin ve ülkenin gerçek dostlarının durmaksızın soru sorup, eleştiren gerçek gazetecilik olduğunu bilir.” Uzun atlayan o gazeteciler: Milliyet Yayın Yönetmeni Fikret Bila Habertürk Yayın Yönetmeni Selçuk Tepeli Kanal 24 Yayın Yönetmeni Murat Çiçek Güneş Yayın Yönetmeni Turgay Güler Akşam Yayın Yönetmeni Murat Kelkitlioğlu Türkiye Yayın Yönetmeni İsmail Kaplan Sabah Yayın Yönetmeni Erdal Şafak Star Yayın Yönetmeni Nuh Albayrak Yenişafak Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül Milat Yayın Yönetmeni Ali Adakoğlu Hürriyet Yazarı Vahap Munyar Akit Ankara Temsilcisi Serdar Arseven Kaynak:Nokta

KAYNAK: NOKTA